Akıl yalanla gerçeği, doğru ile yanlışı ayırabilme, bir konuda düşünce yürütebilme ve görüş bildirme yeteneğidir. İnsan olgunlaştıkça aklı gelişir. Zeka ise bir olayı önce anlama, ilişkileri kavrama, yargılama ve açıklayarak çözme yeteneğidir. Genel olarak 12 yaşına kadar gelişir, 20 yaşına kadar sürer sonra sabit kalır. Zeka bir insanın her türlü olay karşısında aynı yeteneği gösterebileceği anlamına gelmez. Bir besteci müzik yapıtını aklıyla değil zekasıyla yaratır. Fakat en basit matematik problemini çözemeyebilir. Sonuç olarak zeka, ruhsal olaylara, algı ve hafıza yeteneğine, tutkulara, eğilimlere göre farklılıklar gösterir. Akıl somut olarak ölçülemez, zeka IQ denilen testle ölçülebilir.
Sineklerin her türü kışın ortadan kaybolur. Havaların ısınmasıyla birlikte ansızın ortaya çıkarlar. Sinekler ısıya karşı çok hassastır. Güneş bulutun arkasına girdiği zaman oluşan ısı düşmesinden etkilenirler. Kış günlerinde yaşama şansları yoktur. Ölmeden önce yumurtalarını toprağa veya kuytuya gömerler. Larva ve yumurtalar soğuktan etkilenmez. Yaz sıcakları başlayınca yumurtalar çatlar ve yine sinekli günler başlar.
Laika adında bir köpektir. 3 Kasım 1957 tarihinde, Ruslar tarafından Sputnik 2 aracında uzaya gönderilen Laika, aynı zamanda dünyadan uzaya gönderilen ilk hayvandır. Bundan sonra, geçtiğimiz 40 yıl boyunca uzaya köpek, tavşan, maymun, kaplumbağa, örümcek ve fare gibi hayvanlar gönderilmiştir.
İlk olarak Mısır Firavunu Tutankamon (Tutankhamun)'un milattan önce 1346'da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupa'da ise M.Ö. 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıyla idi. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacını taşımaktadır.
Sıvılar, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünden etkilenirler. Suyun küvetten dönerek akmasının sebebi dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesidir. Bu dönüş yönü kuzey yarım kürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir. Buna Coriolis kuvveti denilmektedir. Coriolis kuvveti rüzgarların yönlerini ve dolayısıyla iklim ve yağışları etkileyen önemli bir kuvvettir. Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir. Ekvatordaki bir insan, bir günde dünya çapı kadar yani 40 bin kilometre giderken (saatte 1670 kilometre hızla yol alırken) tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutuptakilere nazaran hızlı dönmektedirler.
Kromozomlar üzerindeki belli bir karakteri gösteren gen bölgesi. - Aynı özelliğin oluşmasını sağlayan genler homolog kromozom çiftinin karşılıklı bölümlerinde yer alır. - Karakterlerin oluşmasını genler sağlar. - Her gen bir özellikten sorumludur. - Homolog kromozomdan insanda 23 çift vardır. Homolog kromozomlar çeşitliliği sağlar ve bu nedenle hiçbir insan birbirine benzemez.
Çoğunluğu sudan oluşan sütün içinde ayrıca biraz yağ, protein, laktoz ve bazı mineraller vardır. Sütün içerisindeki yağ, küçük kürecikler şeklinde bulunur. Bu yağ kürecikleri yukarı doğru yükselirler ve erime noktalarına yakın bir değerde (yaklaşık 50 °C) sıcak süt üzerinde bir tabaka oluştururlar. Isınan sütün içerisinde oluşan su buharı kabarcıklarının yüzeye ulaşmaları bu katman tarafından engellenir; kabarcıklar kabuğun altında toplanırlar. Sayıları artan ve birleşen bu kabarcıklar, bir an gelir kabuğu ittirebilecek kadar yüksek bir basınca sahip olurlar. Bu durumda da süt taşmış olur. Sütü karıştırmak kabuğun oluşmasını engellemeyeceğinden basınç oluşmaz. Dolayısıyla süt taşmaz. Ayrıca kaynayan sütün taşmaması için kaynattığınız tencerenin ağzına sıvı yağ sürün. Böylelikle süt o seviyeye geldiğinde duracak ve sütün taşmasını önlemiş olacaksınız. Bunun dışında kullanılan diğer bir yöntem de tahta kaşık kullanımı. Kaynayan süt tenceresine koyduğunuz tahta bir kaşık sütün taşmasını önleyecektir.
Ölen balıklarda süratle bir kimyasal bozulma yani bir çeşit çürüme oluşur. Bu iç çürümeden dolayı çıkan gazlar balığın alt tarafındaki bağırsak boşluğunda toplanırlar. Balık ayıklayanlar bilirler, ayıklanacak balığın alt tarafındaki yumuşak karnı yarılır, buraya yapışık mide ve bağırsaklar kolayca çıkartılır. Balığın etli kısmı üst tarafındadır. Balık ölüp gazlar mide boşluğunda toplanınca bu kısım şişen bir balon gibi hafifler, ağırlık merkezi yukarı kayar ve balık, daha ağır kısmı aşağı gelecek şekilde ters döner.
Soğan doğrandığında havaya lachrymatory factor isimli bir enzim yayılıyor ve bu da gözde kaşıntı yapıyor. Göz ise kendini savunmak için gözyaşlarını kullanıyor.
Yapıştırıcıların sağladığı yapışma olayı aslında kimyasal bir reaksiyondan başka bir şey değildir. Günümüzde imalatçılar yapıştırıcıları sentetik malzemeler kullanarak yaparlar. Yapışma olayında benzer veya ayrı malzemeden iki madde, bir de yapışkan gerekir. Burada en önemli görev yapıştırıcıdadır. Yapıştırıcının moleküllerinin diğer iki madde molekülleri ile birleşme eğilimi gösterir bir yapıda olması gerekmektedir.
İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları boş bir inancın günümüze uzanan bir varsayımıdır. Bilim adamlarının yaptıkları bütün çalışmalar bu görüşün boş olduğunu kanıtlamıştır. Ay, dünyadaki okyanusların gel-git denilen suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarıyla kıyaslanamaz. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkileseydi yalnız dolunayda değil her gün olması gerekirdi. Dolunayda Ay'ın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir. Çünkü gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.
Gel-git olayları değişirdi. Dünyanın dönüş hızı azalır ve her yüzyılda bir, tek bir günün uzunluğu 0.002 saniye uzardı. Dünyanın 23.5 derecelik ekseni ve mevsimler değişir.
Bir saniyede 300.000 km yol giden ışık sesten daha hızlıdır. Bu nedenle, yıldırımın sesini duymadan önce ışığını görürüz. Güneş ışınları dünyamıza gelebilmek için, 149.5 milyon km’lik yolu 8 dakika 18 saniyede alır.
Çinlilerin yemek yeme alışkanlıklarının yiyeceklerini çok küçük parçalar halinde yemelerinden çubuk kullandıkları anlaşılıyor. Çin'de eskiden yalnızca zenginler masada otururlardı. Halkın çoğunluğu tabakları ellerinde yemek yerlerdi. Bir elleriyle tabaklarını tutar, öteki elleriyle çubuk kullanarak beslenirlerdi. Hızla artan nüfus yüzünden yiyecek sıkıntısı çeken Çinliler önlerindeki yiyeceği küçük parçalar halinde çoğaltarak yiyorlardı. O zamanlar ağaç sıkıntısı nedeniyle de tahta kullanımı kısıtlıydı. Masa kullanımı bu yüzden çok zordu. Çubuklar fildişinden ve kemikten yapılırdı.
Kalemin tarihi, yazınınkinden de eskidir. İlk insanlar sivriltilmiş çakmak taşlarıyla duvar resimleri yapmıştır. Mürekkepli metal kalemler Romalılar tarafından biliniyordu. Tükenmez kalem adı ile bilinen bilye uçlu kalemin ilk modeli 1880 yılında yapılmıştır fakat rağbet görmemiştir. Uçakların gelişmesiyle gündeme tekrar gelir. Uçaklar 2-3 bin metreye çıkınca hava basıncı oldukça azalır. Dolmakalem mürekkebi basınç nedeniyle dışarı akarak kağıdı ya da giysiyi lekeler. 2. Dünya Savaşı'nda askeri uçaklarda kullanılan tükenmez kalem sonradan yaygınlaşmıştır. Tükenmez kalemlerde mürekkep kağıda pirinç uçtaki yuvaya yerleştirilmiş minik bir bilye aracılığıyla aktarılır. Fakat dolmakalemin özelliği seçkin ve yazıyı kaliteli kılmasıdır.
Pille çalışan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akım yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan bütün aletler için aynıdır.
Kışın çok kar yağışı alan bir bölgede yaşıyorsanız, karayolları görevlilerinin yollardaki buzlanmayı gidermek için tuzu kullandıklarını görmüşsünüzdür. Ancak tuz aynı zamanda dondurma yapımında da kullanılmaktadır. Peki ama tuz, bu iki ters gibi görülen işlevi nasıl becermektedir? Herkesin sandığının aksine tuz suyun içinde şekerin eridiği gibi erimez. Tuz buzun içine girince onu çözer. Tuz yine kalır ama buz çözüldüğü için artık o su değil, tuzlu sudur ve erime noktası saf sudan daha düşüktür. Buzlanmış yollara tuz döküldüğü zaman, tuz önce buz ile çözümlenerek bir buzlu su tabakası oluşturur ve bu çözeltinin donma noktası düşük olduğundan, sıfırın altındaki sıcaklıklarda bile donmadan kalabilir. Günümüzde ABD'de üretilen tuzun yüzde 45'i yollardaki buzun eritilmesinde kullanılmaktadır. Bilindiği gibi su, sıcaklığı sıfır dereceye varınca donar. Suya tuz ilavesi ile bu donma sıcaklığı da düşer. Suya yüzde 10 tuz ilavesi donma sıcaklığını -6 dereceye indirir. Yüzde 20 tuz karıştırılmış su ise -16 derecede donar. Ancak yolun veya buzun ısısı -16 dereceden de az ise artık tuzun erimede pek etkisi olmaz, sadece buzun üstünde kalarak tekerleklerin kaymasını azaltabilir. Dondurma yaparken de karışımın çevresinde çok düşük ısıya ihtiyaç vardır. Dondurma karışımının etrafındaki ısının çok düşük olması, ancak bu düşük ısıda karışımın donmaması gerekir. Burada eklenen tuz karışımın sıfır derecenin altında bile donmadan dondurmanın oluşturulmasını sağlar. Hatırlarsanız Titanic filminde okyanus suyunun ısısı sıfırın birkaç derece altında olmasına rağmen, deniz suyunun yüzeyi, içindeki tuz nedeniyle hala donmamıştı.
Bir ırmağın ya da, bir bardaktan diğer bardağa boşalttığınız suyun sesini hiç dinlediniz mi? Su sesinin dinlendirici bir etkisi vardır üstelik. Bu hoş sesi, hareket eden suyun içindeki hava kabarcıkları çıkarır. Tıpkı bir zilin sallanan tokmağı gibidir bu kabarcıklar. Sıkışıp, sonra boşaltırlar havalarını. Bu hava kabarcıklarını, bir bardaktan diğer bardağa boşalttığınız suyun içinde rahatlıkla görebilirsiniz.
Ozon gazını oluşturan moleküller, üçer oksijen atomundan; oksijen gazını oluşturan moleküllerse, ikişer oksijen atomundan oluşur. Ozon tabakasının en önemli özelliği, Güneş’ten kaynaklanan zararlı morötesi ışınların yeryüzüne ulaşmasını engellemesidir. Bu ışınlar, canlılar için çok büyük tehlike oluşturur. Ozon molekülleri, yerden 10 ila 50 km yükseklikte bulunur. Ancak, buranın sadece ozon moleküllerinden oluştuğunu düşünmeyin. Buradaki ozon miktarı, atmosferi oluşturan diğer gazlara göre çok daha azdır. Atmosferdeki oksijenin büyük bölümünü, bundan yaklaşık 1 milyar yıl önce, sularda yaşayan ve fotosentez yapabilen ilkel canlılar üretti. Atmosferin üst katmanlarında bulunan bazı oksijen gazı molekülleri, Güneş’ten kaynaklanan morötesi ışınım sayesinde parçalanır. Tek kalan oksijen atomları, oksijen gazıyla (O2) birleşerek ozon (O3) oluşturur. Ozon tabakasındaki ozonun diğer gazlara hacim olarak oranı yaklaşık yüz binde birdir.
Tek nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam şişedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa da üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakın bir boşluk vardır. Vakumlu bir ortamda hava molekülleri dağılmadığından ısı iletilemez. Cismin ısısı başlangıçta ne ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Böylece termosa konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.
Bu konuda iki ayrı açıklama vardır. 1. İnsanların beş duyusunu tatmin amacıyla şarap kadehini sofrada çın sesiyle tokuşturmak. Şarabın rengi, görme; diliyle tat alma; burunla koklama; eliyle dokunma ve çın sesiyle işitme. Şarap bütün duyguları tatmin eder anlamını taşır. 2. Antik çağlarda bir insanın düşmanını yemeğe davet edip, ona zehirli içki sunması doğal sayılıyordu. Ev sahibi içkinin zehirsiz olduğunu kanıtlamak için kendi içkisini havaya kaldırır ve misafirin içkisinden bir yudumun kendi kadehine dökülmesini isterdi. Sonra aynı anda içkilerini içerlerdi. Misafir böyle durumda ev sahibine güvenini göstermek için kadehini ev sahibinin yukarı kaldırdığı kadehe hafifçe vurur, çın sesiyle içkiyi denemeye gerek olmadığını gösterirdi.
Pusula ile anlaşılabilir. Çivi çakılacak yere pusula yaklaştırılır, eğer pusula sapıyorsa orada elektrik akımı var demektir. Pusula normal yönü gösteriyorsa orada elektrik akımı yok demektir. Sebebi; Akım geçen telin çevresinde de tıpkı mıknatıslarda olduğu gibi manyetik alan vardır. Pusula ise manyetik alanda sapar.
Bizde altının saflığını gösterme ölçüsü olarak genellikle ''ayar'' kelimesi kullanılır, ama uluslararası piyasada kullanılan kelime ''kırat''tır. ''Kırat'' hem altının, hem de elmas ve diğer kıymetli taşların ölçümünde kullanılan bir birimdir. Elmas ve değerli taşları ölçmede kullanılan kıratın bir birimi 200 miligrama (0,200 gram) eşittir. Yani 20 gramlık bir elmasınız varsa, bu 100 kıratlık bir elmastır. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üzerindedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 3.106 kıratlık ''Cullian''dır. Bundan 530 ve 517 kıratlık iki büyük ve 100 küçük elmas işlenmiştir. Altında kullanılan KIRAT veya AYAR ise altının saflığını gösterir. 24 kırat (ayar) altın, içinde karışık başka bir metal olmayan yüzde yüz saf altındır. Tamamen saf altın çok yumuşak olduğundan genellikle bakır veya gümüş ile karıştırılır. Her bir kırat (ayar) altının tümünün 24′de biridir. Örneğin bir bileziğin 24′de 18′i altın, 24′de 6’sı da gümüşten yapılmışsa, o bilezik 18 kırat (ayar) altındır. Altını ölçmede kullanılan bu komik sistem, yaklaşık bin yıl evvelki Almanların Mark isimli bir altın parasından kaynaklanmaktadır. Tamamen saf altından yapılan bu para 4,8 gramdı ve elmas ölçü biriminde ağırlığına göre 24 kırat ediyordu. Sonradan içine başka maddeler karıştırıldıkça içindeki altın miktarına bağlı olarak kırat ölçüsü düşürüldü. Altın beyaz, kırmızı, sarı gibi çeşitli renklerde beğenimize sunulur. Altın, bakır ile karıştırılmışsa kırmızı altın, gümüş ile karıştırılmışa sarı altın, nikel veya platin gibi metaller içeriyorsa beyaz altın olarak adlandırılır.
Dünya'nın yerçekimi önemli derecede değişseydi, hemen hemen her şeyin üzerinde büyük bir etkisi olacaktı. Çünkü, birçok şey yerçekiminin mevcut durumu etrafında tasarlandı. Yerçekimindeki değişikliklere bakmadan önce, yerçekiminin ne olduğunu anlamak daha faydalı olur. Yerçekimi herhangi iki atom arasındaki çekim gücüdür. Dünya üzerinde yerçekiminin asla değişmemesinin nedeni, Dünya'nın kütlesinin asla değişmemesidir. Yerçekimini değiştirmenin tek yolu, gezegenin kütlesinin değiştirilmesidir. Yerçekimi olmadan hayatta kalabilir miyiz? Fiziği görmezden gelin ve bir gün gezegenin yerçekiminin kapandığını ve dünyada yerçekimi olmadığını hayal edin. Bu durum güzel bir günü felakete dönüştürecektir. Arabalar, insanlar, mobilyalar, masanın üstündeki kalem ve kağıtlar gibi birçok şeyi yerde kalmak için yerçekimine ihtiyaç duyar. Yere bağlı olmayan her şeyin yerde kalmak için nedeni kalmaz, sürüklenmeye başlar. Yerçekimi olmazsa sadece mobilyalar, arabalar gibi araçlar sürüklenmez, bunun yanında hayatımız için çok önemli olan atmosfer ile okyanus, göl ve nehirlerdeki sular da havada sürüklenecektir. Yerçekimi olmadan, atmosferdeki hava da uzaya akacak. Atmosfer olmazsa, herhangi bir canlı yaşayamaz ve hemen ölürdü. Başka bir deyişle, yerçekimi olmazsa hiç kimse hayatta kalamazdı.
Düşmekte olan bir asansörün içinde, ya da aşağı düşey olarak hızla (yerçekimi ivmesine eşit büyüklükteki bir ivmeyle) inmekte olan uçak ya da roketin içinde. Yerçekimi ivmesi ile hareket eden bir sistemin içinde bağıl ivmenin sıfır olmasından dolayı sanki yerçekimi olmayan bir ortam oluşturulmuş olur.
Gözlerimizi temizlemek ve göz üzerini nemlendirmek için gözlerimizi kırpıyoruz. Göz küremizin dışa bakan bölümü, gün boyunca sürekli olarak etraftaki toz partiküllerine maruz kalıyor. Göz kapaklarımız her kapandığında, gözyaşı bezlerimizden salgılanan tuzlu salgı, gözümüzü bir anlamda dezenfekte ediyor. Normal olarak, 4-6 saniyede bir gözlerimizi kırparak, bu olağan temizliği gerçekleştiriyoruz. Ancak gözlerimizde hassasiyete neden olan herhangi bir koşul söz konusuysa, örneğin dumanlı bir ortamdaysak veya gözümüze bir şey kaçmışsa, gözün kendini bir an önce temizleyebilmesi için, daha sık göz kırpabiliyoruz. Göz kırpmamız sayesinde, gözlerimizin kurumasını da önlemiş oluyoruz. Göz kırpmanın bir diğer nedeni ise, gözlerin yabancı maddelerden korunması. Göz kapaklarımız ve hatta kirpiklerimiz, refleks olarak kapatıldığında, tozların veya daha büyük parçacıkların gözümüze girmesi önlenmiş oluyor.
Gıdıklanırken gülmeyi, eğlence için küçükken başkalarının gıdıklamasıyla öğrenmekteyiz. En son yapılan araştırmaya göre ne kadar uğraşırsa uğraşsın bir birey kendini gıdıklayamaz.
Aslında mumun yapısı çok basittir ama yanma mekanizması o kadar basit değildir. Mumun yapısında iki ana eleman vardır. Birincisi yakıt görevini gören, bir çeşit balmumu, ikincisi de emici özelliği olan bir çeşit sicim, yani fitil. Mumun yanma sırrı fitilin emici özelliğinde gizlidir. Fitil mumun üst kısmında alevden dolayı eriyen balmumunu emerek üst kısmına taşır ve bu bölgede yanmanın devamını sağlar, yani burada asıl yanan ve ışığı veren fitil değil balmumunun kendisidir.
Çok kişi ''Save Our Ship'' gemimizi kurtar; ''Save Our Soul'' ruhumuzu kurtar; ''Stop Other Signals'' diğer sinyalleri sözcüklerinin kısaltılmışı sanır. Oysa hiçbiri değildir. Tamamen telgraf zamanından kalma mors alfabesiyle ilgilidir. İmdat çağrısının çok kolay akılda tutulabilmesi için 1908'de üç çizgi, üç nokta, üç çizgi olan S.O.S seçildi.
Kış aylarında oda sıcaklığı, otuz yedi derece olan vücut sıcaklığımızdan daha düşüktür. Odamızdaki herhangi bir nesneye dokunduğumuzda, vücudumuzdaki ısı o nesneye doğru akar. Biz de o nesneyi soğuk olarak algılarız. Dokunduğumuz nesne bizden ne kadar fazla ısı çekiyorsa, biz de onu o kadar soğuk hissederiz. Metaller ısıyı daha iyi ilettikleri için, bizden aldıkları ısı da fazla olur. Bu nedenle onları daha soğukmuş gibi algılarız. Odamızdaki nesneler üzerinde hissettiğimiz sıcaklıklara bakarak, hangisinin ısıyı daha iyi ilettiğini anlayabiliriz.
Sivrisinek ısırdığı zaman, vücuda antikoagülan (kan pıhtılaşmasını engelleyen) enzimleri içeren tükürük enjekte eder. Bağışıklık sisteminiz bu yabancı proteinlere engel olmak için antikorlar üretmeye başlıyor. Bir süre için, bu bağışıklık reaksiyonu kaşıntıya ve şişmiş kabarcığa neden oluyor.
Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektedir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.
Aslında bu böceğin verdiği ışığın ateşle de sıcaklıkla da bir ilgisi yoktur. Bilimsel adı ''Soğuk Işık''tır. Bu ışık olayı, moleküler seviyede kimyasal bir işlemdir. Bazı moleküllerin ayrışarak daha yüksek enerjili hale geçebildikleri ve bu fazla enerjiyi ışığa dönüştürebildikleridir. Ateş böceğinin karın bölgesindeki ışık organında bulunan guddelerden ışık elde etmede rol alan iki ana kimyasal madde üretilmektedir. Fakat onlar da tam olarak ışık vermeye yetmediği için böceğin ışık bölgesine yakın solunum organının ışık verme anında burayı oksijenle beslemesi gerekmektedir.
Eğer yumurtalar köşeli bir yapıda olsaydı, kenarları dayanıklılık bakımından çok zayıf olurdu. En dayanıklı geometrik şekil küredir ama bu şekildeki yumurta yuvarlanacak olursa nerede duracağı belli olmaz. Yumurta yuvarlanınca düz gitmez. İnce tarafı üstünde dairesel bir yol çizer. Başladığı yere yakın bir noktada durur. Yani düz bir yerde kaybolması olanaksızdır. Yumurta, tavuğun yumurta kanalında küre şeklindedir. İlerlemesi sırasında arkada kalan dairesel kasların büzüşerek hem yumurtayı ileri iterler hem de bu kısmına baskı yaparak konik biçimini sağlarlar. Yumurtanın şeklinin nedeni de budur. Sürüngenlerde bu düzenek olmadığından yumurtaları küresel biçimdedir.
Fotoğraf makinemize koyduğumuz filmler ışıktan etkilenir. Resim çekmek için düğmeye basınca, objektifin içinden küçük bir pencere açılıp kapanır. Böylece; ışıkla birlikte çevrenin görüntüsü de filmin üzerine düşmüş olur. Işık ve gölgenin şiddetine göre filmin üzerine düşmüş olur. Işık ve gölgenin şiddetine göre filmin üzerinde lekeler oluşur. Makineden çıkarılan film banyo edilince, bu lekeler daha da belirginleşir. Negatif olan bu görüntü, önce pozitif hale getirilir sonra da fotoğraf kağıdı üzerine düşürülür.
Ses perdesinin çıkardığı sesin yüksek veya alçak olması, ses tellerinin uzunluğuna ve kalınlığına bağlıdır. Kadınların ses tellerinin ortalama uzunluğu takriben 10 milimetre, erkeklerinki ise 18 milimetre civarındadır. İşte bu nedenle, daha kısa olan kadın ses telleri, erkeklere kıyasla daha yüksek tonda ses üretirler. Kadınlar arasında olduğu gibi, erkekler arasında da, ses telleri değişik uzunlukta ve kalınlıkta olanlar vardır, dolayısıyla hem kadınlar hem de erkekler arasında, ses tonu farklılıkları olmaktadır.
Bir jet uçağı gökyüzünde ilerlerken, arkasında beyaz bir duman bırakır. Uçağın motorlarında yanan benzinle birlikte ortaya çıkan gazlar egzozdan hızla dışarı atılır. Yanma sonucunda açığa çıkan gazlardan birisi de su buharıdır. Uçağın seyir halinde olduğu yüksekliklerde, hava sıcaklığı sıfır derecenin altında olduğundan, atık su buharı küçük buz kristallerine dönüşür. Biz de bu küçücük buz kristallerini, bir iz şeklinde görürüz.
Kedilerin sudan hoşlanmadığı bilinir. Ama aslında kediler çok iyi yüzerler. Hava şartlarından dolayı ve tembelliklerinden suya girmeyi sevmezler. Ev kedisinin balık sevmesinin yanında kuşlara ve farelere olan düşkünlüğünün nedeni evcilleştirilmeden önce Mısır'da Nil vadisinde balık, kurbağa, küçük kuş ve fareleri avlayarak yaşamış olmasıdır. Zaten eski Mısırlılar kedileri fare avcıları olduğu için evcilleştirmişlerdir. Günümüzde kedinin kuzey Hindistan ve Güneydoğu Asya'da yaşayan türleri ırmakların kenarlarında balık avlayarak yaşamaktadır. Patileriyle balıkları sudan dışarı atar, gerekirse suya tamamen girerler. Eski Mısır'da kedi bakıcıları onları ekmek ve sütle beslemişlerdir. Kedilerin süt zevkinin de Mısırlı bakıcılarının ortaya çıkardığı beslenme alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
Göz yaşının göz kapakları arasında uzun süre kalarak kuruması nedeniyle çapaklanma olabilir. Genellikle uykudan uyandığımız ilk zamanlarda olan bu durum normaldir. Ancak çapaklanma gün içerisinde de rahatsız edici şekilde devam ediyorsa mutlaka bir göz hekimine müracaat etmek gerekir.
Bilim adamları geçmiş deneyimlerimizi saklayan hafızamızın beynimizde anı veya öykü şeklinde organize olduğunu ileri sürüyorlar. Üç yaşından küçükler bu şekilde iletişim kurma yeteneğine sahip değiller. Öykü ve anılarını anlatamıyorlar. Yer ve karakter kavramlarını anlamıyorlar. Üç yaşından küçükler düzgün konuşabildikleri, anlayış, seziş ve hafıza yeteneklerine sahip oldukları halde tüm olanları bir bütün olarak şekillendiremiyor, öyküye dönüştüremiyorlar. Hafızamız ne yaptığını ne yapıldığını 3-4 yaşlarında kaydetmeye başlıyor.
Dünyadaki canlılardan sadece insan ruhsal nedenlerle ağlar. İnsanı farklı kılan bu durum şüphesiz yaşam tarihindeki evrimin bir sonucudur. Aslında gözlerimize sürekli gözyaşı koruma amaçlı olarak salgılanmaktadır. Fakat ağlama ruhsal bir boşalmadır. Bu konuyu ilk inceleyen Darwin'dir. Daha sonra yapılan deneyler sonucu görüldü ki soğan doğrarken akan gözyaşlarının kimyasal yapıları farklıdır. Ruhsal gözyaşları daha çok protein içermektedir. Fakat henüz bu farkın nedeni açıklanamamıştır.
Cam, erimiş haldeki kumdur. Değişik maddelerle zenginleştirilirse kaliteli cam elde edilir. Beyaz kumdan elde edilen silis veya kuvars madeni ile, karbonat, nitrat, sülfat ve diğer bazı maddelerden oluşan toz karışım fırınlarda ısıtılarak eritilir ve işlenir.
Soğuk hava katmanlarında, elektrik yüklü toz zerreciklerine yapışan su buharı, bulutları oluşturur. Bulutlar hareket ettiklerinde toz zerreciklerinin üzerine yapışan buhar çoğalır ve damlanın çapı genişler. Artık taşınamayacak kadar büyük ağırlığa ulaşınca aşağı doğru düşerler.
Doğduğumuzda sahip olduğumuz kemik sayısı 300'ün üzerindedir. Gelişim sırasında bu kemiklerden bir kısmı birbiriyle kaynaşıp birleştiği için yetişkin vücudundaki kemiklerin sayısı daha az. Kişiden kişiye değişebilmekle birlikte, bu sayı 206 olarak kabul ediliyor.
Yer çekimi yönüne doğru yürüdüğümüz için, yorulmamıza sebep yaptığımız iş olamaz. Asıl neden, yürüyüş biçimimiz ve kaslarımızın işleyişi dir. Yokuş aşağı yürürken, vücudumuzun ağırlık merkezi attığımız her adımda yükselip alçalır. Bu iniş çıkışlar sebebiyle kasılan bacak kaslarımız yorulur. Elimize aldığımız bir cismi tutmaya çalıştığımız zaman, hiçbir iş yapmayız ama yine de yoruluruz, çünkü el kaslarımız kasılmaktadır. Buna fizyolojik iş diyoruz. Fizikte tanımlanan iş ile, fizyolojik iş arasında büyük bir fark vardır.
Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile Güneş ve Ay'ın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonraki dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.
Yapraklar, bitkilerin besin fabrikalarıdır. Bitkiler, kökleriyle topraktan aldıkları mineralleri ve suyu, yapraklarda fotosentez yardımıyla besinlere dönüştürürler. Bu besinleri, daha sonra solunum yaparak gereksinim duydukları kadar enerjiye dönüştürürler. Bu sayede gelişip büyüyebilirler. Üretilen besinlerin bir bölümü hücrelerin canlı kalabilmesi ve çoğalması için kullanılırken, fazlası depolanır. Besinler üretilirken, bitkiler ışığa ve sıcaklığa gereksinim duyarlar. Işıkla birlikte sıcaklık da önemlidir; çünkü, kimyasal tepkimelerin gerçekleşmesi için belirli derecelerde sıcaklık gerekir. Eğer ağaçlar kışın yapraklarını dökmeseydi, depolanan besin ağacın gövdesini ve yapraklarını oluşturan hücreleri canlı tutmaya yetmeyecekti. Bu nedenle, bitkiler kışın besin fabrikalarını kapatarak enerji tasarrufu yaparlar. Ayrıca, ağaçlar yapraklarını dökmeseydi, ince yapılı yapraklar kışın donma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlardı. Buna karşılık, ağaçların dallarındaki hücreler soğuğa karşı daha iyi korunmuşlardır ve aşırı soğukla karşılaşmazlarsa ağacın yaz süresince depoladığı besinler sayesinde kış boyunca canlı kalabilirler.
Nefes borusunun üst ucunda bulunan bir kapakçık yutkunurken kapanır, nefes alırken açılır. Bu kapak açılınca, göğüs boşluğumuzda bulunan diyafram aşağı doğru iner ve akciğerlerimize hava girmesini sağlar. Böylece, yediklerimizin nefes borumuza kaçması önlenmiş olur. Bu açılıp kapanmalar beynimiz tarafından gönderilen emirle gerçekleşir. Bazen, kapakçığa ve diyaframı kontrol eden kaslara beyin tarafından gönderilen emirler karışır ve sistem tersine döner. Bu durum, diyaframda kasılmaya yol açar ve sonuçta hıçkırmış oluruz.
Genelde hörgüçlerinde su olduğu ve uzun yolculuklarında bu suyu kullandıkları söylenir ama doğru değildir. Develerin hörgüçlerinde 30-35 kg kadar yağ bulunur. Yiyecek bulamadıkları zaman bu enerjiyle hareketlerini sağlarlar, ayrıca yağ çöl sıcağına karşı koruma görevi de yapar. Develer suya az gereksinim duyarlar. Burun mukozaları insana göre 100 kat daha büyüktür. Soluk alırken havadaki nemin üçte ikisini kazanabilirler. Su kaybını da dokularından kaybederler, kandaki su etkilenmez.
Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşü renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti. Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu.
Kuşlar kanatlarını çırpınca arkalarında hava yükselmesi oluştururlar. Arkadan gelen kuş yükselen havanın etkisinden yararlanır ve uçmak için daha az enerji harcar. Aynı uçuş yolunda olmak görüş alanını daraltır. Bu nedenle arkadan gelen kuş öndekinin kanatlarının ucu hizasında uçar. Bu uçuş düzeni, topluluk halinde uçan kuşların V şeklinde görünmelerini sağlar.
Rüyalar kısaca REM (Rapid eye movements) adı verilen hızlı göz hareketlerinin gözlenebildiği sırada görülür. Uykunun bu evresi REM veresi olarak adlandırılır. Kişi REM evresi sonunda uyandırılırsa, anımsanan rüyalar genellikle basittir: bir-iki görüntü, bir-iki kişi, bir-iki nesne. Öte yandan beynin belli bir bölümünden küçük bir elektrik akımı geçirildiğinde, insan ve nesnelerden oluşan bir görüntü ya da anın canlanması sağlanabilmektedir. Beynin etkinliği uyku sırasında da kaydedilebilir ve böylece kişinin rüya görüp görmediği belirlenir. Uyku, kan dolaşımı, solunum gibi faaliyetlerin çoğunda faaliyet seviyesinin azalması demektir. Canlı varlıkların çoğunun faaliyetinde bir devirli düzen vardır; bunlardan bazıları, geceyle gündüzün doğurduğu ritme tekabül eder. Normal uyku, az ve çok derindir. Derin ve hemen hemen rüyasız geçen uykular da var gibidir. Normal uykunun derinliği başlangıçta süratle artar sonra uyanıklığa varmak üzere derece derece azalır. Bununla beraber normal uyanış, en hafif uykudan yeteri kadar açık bir süreksizlikle ayrılmıştır. Uykudaki düşünce de bir nevi düşüncedir ama artık bu uyanıklık halindeki düşünce gibi davranışın gerçek bir uyma zorunluluğuna bağlı değildir; bu düşünce aşağı derecede bir gerginliği olan kararsız yöneliminde çok hareketli ve dolayısıyla mantıksız bir faaliyettir. Görüşler, uyku ile arasındaki orta haller ve bilhassa bu iki hal arasındaki hakiki uykudan önce (veya bazen de sonra) yer alan gidip gelmelerde kendini gösterirler. Mesela: İnsan, uykusunu yenmeye çalışarak bir kitap okurken başı birden bire bir yana düşer, sonra tekrar doğrulur ve bu böylece sürer. Hemen hemen ani olan bu uyuklamalar sırasında görme ve işitme sanıları görülür. (Nesneler ve kişiler hakkında hayaller, kelimelerin veya saçma sapan cümlelerin işitilmesi gibi.) Bir kurama göre, derin uykuda beyindeki sinir hücrelerinden biri doğal süreçte yavaşça elektrikle yüklenmekte ve komşu hücreleri de aynı biçimde etkilemektedir. Bu, uyanık olduğumuzda düşüncelerin gerçekleşmesine yarayan mekanizmaya benzemektedir. Sinir hücrelerinin uyarılmaları anılarımızı canlandırıp sahnelere dönüştürür. Uyandığımızda da bunları anımsayıp rüya olarak adlandırırız.
Bir işin en ince ve önemli noktası anlamına gelen püf noktasının hikayesi şöyledir; Bir çömlekçi ustası ve bu ustanın bir çırağı varmış. Çırak ustasının yanında yıllardır çalışmaktaymış. Her türlü şekilde ve ebatta testi ve çömleği çok büyük bir maharetle yapabilmekteymiş ancak ne zaman ustasına ''Usta, ben artık ayrılmak istiyorum'' dese, ustası hep ''Olmaz, daha işin püf noktasını öğrenmedin'' diyormuş. Aradan uzunca bir zaman geçmiş bizim çırağın canına tak etmiş ustasıyla helalleşip yanından ayrılmış ve kendi atölyesini kurmuş. Çok güzel şekilli, her ebatta testiler yapmaya başlamış fakat yaptığı bütün testiler su sızdırıyormuş ve dolayısıyla kimse ondan alışveriş etmemiş. Bir türlü de bunun sebebini bulamamış. En sonunda kös kös ustasının yanına geri dönmüş. Ustasına sormuş, ''Usta usta, nedir bunun püf noktası?'' Usta anlatmış: ''Bak oğul, testiye şekil verdikten sonra testinin içerisine üflersin. Üflediğinde testinin üzerinde kabarcıklar gözükür. İşte onlar püf noktalarıdır. O noktaları kapatırsın.'' İşte bugün deyimlerde yer eden püf noktası bu püf noktasıdır.
Sisi en kolay delip geçen ışık kırmızı ışıktır. Kırmızı ışık aydınlatma bakımından zayıf olduğundan sis lambalarında sarı ışık kullanılır. Sarı ışık sisi delme bakımından kırmızı ışıktan pek de geri değildir.
Yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için, ne kadar su içersek içelim birbirine karışmazlar. En iyi bol ekmek yemektir, çünkü ekmek bu yağı emer ve mideye taşır.
Selüloz liflerinden oluşan kağıtları yırttığımızda bir ses duyarız. Kağıdı ne kadar hızlı yırtarsak, ses de o kadar çok olur. Yırttığımız kağıdın lifleri koparken bir titreşim meydana gelir. Bu titreşimlerde havada ses dalgalarının oluşmasına sebep olur. Kağıdı hızla yırtarsak, belirli bir zaman aralığında daha fazla lif yırtmış oluruz. Kısa zamana sığdırılan çok sayıdaki titreşim, sesin perdesinin de yükselmesine sebep olur.
Şimşek çakması sonucunda ortaya çıkan sıcaklık havayı ısıtır ve genişletir. Bu genleşme sonucunda birbirinden hızla uzaklaşan hava molekülleri, gök gürültüsü dediğimiz o korkunç sesi çıkarırlar.
Başını çevirmeden veya çok az çevirerek arkasını görebilen canlı, ismi gibi zarif olan zürafadır. Zürafanın boynu ince uzun, başı küçük ve dardır. İri ve keskin gözleri, başının iki yanında ve kafatasının en çıkıntılı bölgesindedir. Bu nedenle zürafa, başını çevirmeden arkasını kolayca görebilmektedir.
Her cisim, ışığı farklı miktarlarda yansıtır. Yani cisimler, üzerlerine düşen ışığın bir miktarını emdikten (soğurduktan) sonra, geriye kalan kısmını yansıtırlar. Cisimlerin yansıttıkları ışık miktarı, renkleri belirler. Çok fazla ışık yansıtan cisimler gözümüze beyaz, hiç yansıtmayanlar siyah olarak görünür. Kar, üzerine vuran ışığın tamamına yakınını yansıttığı için, beyaz görünür. Katran ise, üzerine vuran ışığın tamamını emdiği için siyah görünür. Kırmızı olarak gördüğümüz yüzeyler, ışığın sadece kırmızı bölümünü yansıtıp, diğer bölümlerini emerler. Yeşil bir yüzey, ışığın yeşil kısmını, sarı bir yüzey ise sarı kısmını yansıtıp, diğer bölümlerini emer.
Sesler havayı titreştirerek uzaklara ulaşır. Titreşen molekülleri çarptıkları yeri de titreştirirler. Uçaklar büyük gürültü çıkardıkları için, oluşturdukları titreşimde fazla olur. Bu titreşimler evimizi ve pencerelerimizi sallayabilir, havasız yerlerle ses iletilemez.
Aslında kumaş ıslanınca lifler şiştiğinden kumaşın az biraz uzaması gerekmektedir. Ama bükümlerin açılarındaki deformasyonun yarattığı çekme kuvveti daha fazla olduğundan sonuçta kumaş boydan kısalır. Kumaş yıkandıktan sonra kurutulduğunda şişmiş lifler eski durumlarına gelirler. Ama kumaş ilk ölçülerine dönemez. Su, yüksek ısı, çalkalama, sabun hepsi kumaşın çekmesini kolaylaştırır. Kumaş birkaç kez yıkandıktan sonra ölçüleri belli bir dengeye ulaşır ve ondan sonra yıkandığında çekmez.
Halka açık olan dükkan, mağaza ve binaların kapıları dışa doğru, yani sokağa doğru açılmalıdır. Çünkü herhangi bir panik anında, yangında ya da benzeri bir karışıklıkta, bu gibi yerlerin süratle boşaltılması gerekir. Dolayısıyla, halkın sıkışmadan ve kargaşada ezilmeden bulunduğu yeri terk edebilmesi için, kapılar dışa doğru açılmalıdır. Birçok yabancı ülkede, bu kurala sadakatle uyulur. Ne büyük gaflettir ki, ülkemizde buna önem gösterilmemekte ve maalesef bankalar, büyük alış-veriş mağazaları gibi birçok binada, bu gibi kapılar içe doğru açılır şekilde yapılmaktadır. Evlerimizde ise durum farklıdır. Evlerimizde mekanın tahliyesi gerektiğinde ya da, örneğin bir yangın sırasında, kalabalık bir topluluğun itişmesi konu olmayacağı ve sadece aile efradının geri çekilmesi yeterli olacağından, kapıların içe doğru açılması sorun yaratmayacaktır. Ayrıca, evin normal menteşeyle takılan sokak kapısının içeriye doğru açılması da evin emniyeti bakımından zorunludur. Çünkü, şayet sokak kapısı dışarı doğru açılır şekilde monte edilseydi, hırsızların, kapı menteşelerinin pimlerini kolayca söküp, amaçlarına ulaşmaları mümkün olurdu.
Çaydanlıktaki suyun önce alt bölümü ısınır. Suyun sıcaklığı yükseldikçe dipte buhar kabarcıklar (hava kabarcıkları değil) oluşur. Sudan daha hafif olduklarından yukarı doğru yükselen bu kabarcıklar üst kısımlarda daha soğuk olan suyla karşılaştıklarında sönerler. Çok sayıda kabarcığın sönüşünü biz tıslama sesi olarak duyarız. Yani bu ses oluşup sönen kabarcık sayısı arttıkça artar. Çaydanlıktaki suyun tamamı kaynama noktasına kadar ısıtıldığında, buhar kabarcıkları sönmezler; çünkü üst kısımlarda karşılaşabilecekleri soğuk bir tabaka kalmamıştır. Bu durumda artık tıslama sesi duyulmaz; çaydanlıktaki suyun tamamı kaynamaktadır.
Ellerimizde az da olsa bir miktar nem vardır. Buzluktan yeni çıkardığımız bir buz kalıbını tuttuğumuzda parmaklarımızdaki nem donar ve buz kabına yapışır.
Yalnız Çinlilerin değil, Orta ve Güneydoğu Asya'da yaşayanların, Japonların hatta Eskimoların da gözleri çekiktir. Aslında göz yapısı bütün dünyada aynıdır. Farkı yaratan göz kapaklarıdır. Çekik gözlü diye nitelendirilen ırklarda gözün üzerindeki göz kapağının ikinci kıvrımı, gözün üstüne daha çok inmiştir. Bazı teorilere göre bu kıvrım insanların gözlerini yoğun kar tabakasının, göz kamaştıran ışığından korumak için bir çeşit kar gözlüğü gibi gelişmiştir. Çin'de ve öteki bölgelerde her ne kadar yoğun kar yağmıyorsa da onların atalarının buzul çağında kuzeyde yaşadıkları daha sonra güneye indikleri kanıtlanmıştır. Yalnız gözleri değil, burunları da rüzgara karşı korunmak için küçülmüş, burun delikleri soğuğu engellemek için daralmıştır. Ciltleri de koruma amaçlı olarak yağlıdır. Göz kapakları da yağlıdır. Gözü ve iç tabakalarını kara ve buza karşı korur. Yani çekik gözlü değil, düşük göz kapaklı, demek daha doğrudur.
Boğazımızda sarkık duran bir et parçası vardır. Ağzımızı iyice açıp da aynaya bakarsak bu et parçasını görebiliriz. Sırtüstü ve ağzı açık bir şekilde uyuyan insan derin derin nefes alınca, bu et parçası titreşir ve horultu dediğimiz sesin çıkmasına sebep olur. Kişi ağzını kapatır veya yön dönerse horultu kesilir.
Tek yumurta ikizleri aynı DNA’ya sahip olsalar da hücre yapıları aynı değildir, dış görünüşünüzü genleriniz belirlemez. Parmak izleri ise vücutta maruz kalınan hormonlara bağlıdır. İki hücrenin hormon seviyesi farklı olduğu için, parmak izleri de aynı olmaz.
Sesin, havada bir saniyedeki hızı 344 metre, bir dakikadaki hızı 20400 metre, bir saatteki hızı 1224 km'dir. Katı cisimlerin üzerinde sesin hızı daha fazladır. Ses bir saniyede; suda 1461 metre, ağaç üzerinde 2786 metre, demirde 5127 metre, taşta ise 6000 metre hıza ulaşır. Sesten daha hızlı olan uçakların sesini, patlama şeklinde duyarız.
Döner kapıların yapılmasının amacı enerji tasarrufudur. Büyük binaların içi, sürekli olarak kışın ısıtılır, yazın soğutulur. Açılan normal kapıdan içeri soğuk/sıcak hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel, AVM vb. büyük binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar içerdeki havanın dışarı çıkmasına, dışardaki havanın da içeri girmesini engel olur.
Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil, basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su, çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.
Bir insan büyük bir tehlike veya korku verici olayla karşılaşınca vücudu otomatikman savunmaya geçer. Diğer canlılarda olduğu gibi dişler ve çene savunmanın ana mekanizmalarıdır. İşte bu nedenle ilk insanlardan gelen kalıtımsal yapıdan dolayı önce çene ve dişler harekete geçer. Çenedeki kaslar titrer, bu da sanki dişler birbirine vuruyormuş gibi görüntü verir.
Sabah güneş doğarken ötmek yalnız horozlara özgü değildir. Kulağa en çok horozun sesinin gelmesi, onun sesinin diğerlerinden daha güçlü olmasıdır. Kuşların büyük çoğunluğu da aynı saatlerde ağaçlarda koro halinde öterler. Gün boyu hem horozlar hem kuşlar bu ötüşü sürdürürler ama seslerinin en güçlü çıktığı zaman sabah saatleridir. Horoz ve kuşların sabah gün doğarken ötmeleri biyolojik saatleriyle ayarlanmıştır.
1. Gün X tane, 2. Gün X + 10 tane, 3. Gün X + 20 tane, 4. Gün X + 30 tane, 5. Gün X + 40 tane, 6. Gün X + 50 tane. 6. Gün sonunda 6X + 150 = 180 ise 6X = 30 olur. X = 30/6 = 5 adet fındık yemiştir.
Esneme konusunda bugüne kadar oldukça çok araştırma yapıldı. Bilim adamları bugüne kadar esneme konusunda bilinenleri ve tahmin edilenleri doğruladılar. Biz insanlar genellikle gece yatma saati sıralarında veya sabah kalktıktan sonraki saat içinde daha fazla esniyoruz. Ayrıca canımız sıkıldığında esnememiz geliyor. Esnemenin bulaşıcı olduğunu biliyoruz. Yanımızdaki esnerse nedense bizi de esneme alıyor... Ancak insan ve hayvanların neden dolayı esnedikleri konusunda ise fizyologlar bize fazla bir şey söyleyemiyor. Bir grup bilim adamı, esneme için öne sürülen oksijen azlığının ve karbondioksit fazlalığının doğru olmadığını belirtti. Bu gazların karışımını farklı ölçülerde alan deneklerin bireysel esneme ihtiyaçlarında bir değişiklik görülmedi. Öyle görülüyor ki, esnemenin nefes alıp verme ile ilişkisi sanıldığından çok daha az veya hiç yok. Esnemeye tamamen farklı mekanizmalar yol açıyor.
Eğer hücrelerinizin sahip olduğundan daha az yoğunlukta ya da az tuz çözeltisinin olduğu suya girerseniz, su ozmoz (geçişme) yöntemiyle vücuda emilir. Bu da derideki hücrelerin şişmesine neden olur. Hücreler alt tabakadaki dokulara bağlı olduklarından deri bu duruma uyum sağlayabilmek için buruşur.
Ağaç gölgesi daha uygundur (serindir). Her iki gölgenin ortak yanı, güneş ışıklarını engellemesidir. Fakat ağaç gölgesinin bir artısı vardır. Ağaç yaprakları nemli (sulu) olur. Nem bütün sıvılarda olduğu gibi buharlaşmaya meyillidir. Buharlaşmak için çevreden ısı alacaktır. Bundan dolayı ağacın çevresi daha serin olacaktır. Benzer bir olay; Elimize kolonya döktüğümüzde serinleriz. Elimizdeki kolonya buharlaşmak isteyecektir ve çevresinden ısı alacaktır.
Havada bir kuş misali mesafeleri kısaltan ve insanların dünyanın her yerine kolaylıkla ulaşmasını sağlayan uçakların havada motorlar sayesinde durduğuna dair genel bir kanı bulunmaktadır. Ancak bu durum doğru değildir. Uçakların havada kalmasını sağlayan sistem motorları değil, kanatlarıdır. Uçak motorlarının görevi, öndeki hava akımını içine doğru alarak arka tarafa itmesidir. Bu sayede uçak itme gücü ile ileri doğru hareket edebilmektedir. Uçakların kanat yapıları kesiftir. Uçak ileri yönlü hareket ettiği zaman, bu kesif yapı sayesinde kanadın alt kısmından yukarı doğru bir kaldırma kuvveti ortaya çıkmaktadır. Bu kuvvet ortaya çıkarken hava, uçağa karşı bir direnç göstermektedir. Uçağın kanatlarının sahip olduğu bir kaldırma kuvveti bulunmaktadır. Uçak hareket ettikten sonra hızı arttıkça, kanatların kaldırma kuvveti de aynı şekilde artmaktadır. Uçağın iki kanadında ortaya çıkan kaldırma kuvveti, havanın direncinin ve yer çekiminin toplam kuvvetinden daha fazladır. Bu sayede uçaklar yerde belirli bir hıza ulaştıktan sonra havalanmaya başlarlar. bilmeceler.tr Uçağın uçma şekli ile kuşların uçma şekli arasında doğrudan bir bağlantı bulunmaktadır. Kuşlar uçabilmek için kanat çırparlar. Her kanat çırpınışında kanatların altında kalan hava aşağı itilir. Etki – tepki prensibi gereği kuşlar bu şekilde havalanmaktadır. Kuşlar havalandıktan sonra yükseklik kavramı hıza dönüşür ve kanatlarda bulunan aerodinamik yapı sayesinde taşıma kuvveti ortaya çıkar. Taşıma kuvveti her kanat çırpma işleminde tekrar eder ve hız artmış olur. Hızın artışı ile beraber tekrar bir taşıma kuvveti ortaya çıkar ve kuşlar bu sayede uzun süre havada kalırlar. Uçakların havada yükselmesinin temeli de tıpkı kuşlardaki gibidir. Uçakların kanatları özel olarak tasarlanmakta ve havada kalmayı sağlayabilecek nitelikte üretilmektedir. Kanatların üretiminde kullanılan malzemeler de özel olarak seçilmektedir. Yani bilinenin aksine uçakların havada kalmasının en önemli kaynağı motorları değil kanatlarıdır.
Masada yatık halde duran yumurtayı kendi ekseninde çevirin. Biraz sonra tutup durdurun ve hemen bırakın. Bıraktığınızda yumurta dönmeye devam ederse yumurta haşlanmamıştır.
Bitkiler, besinlerini çoğunlukla fotosentez yardımıyla yaparlar. Topraktan aldıkları mineralleri ve havadan aldıkları karbon dioksiti, ışık yardımıyla birleştirerek, şeker ve başka besinler yaparlar. Bu, bir kimyasal tepkimedir ve ürün olarak oksijen, glikoz ve su ortaya çıkar. Geceleri ise, ışık olmadığı için, bitkiler fotosentez yapamazlar. Onlar da diğer canlılar gibi enerji elde etmek için oksijen ve glikoz kullanırlar. Bu sırada, enerjiyle birlikte karbondioksit ve su da ortaya çıkar. Aslında, bitkiler de solunumları sırasında sürekli oksijen kullanırlar. Ancak, gündüzleri fotosentez yoluyla elde ettikleri oksijen, gereksinim duyduklarından daha çok olduğu için fazla oksijen atmosfere salınır.
Matematikçinin 4 erkek ve 3 kız çocuğu var. Her oğlunun üçer erkek kardeşi, üçer de kız kardeşi var. En büyük kızının (elbette öteki kızların da) dört erkek, iki kız kardeşi var.